Ana Sayfa Blog

Türkiye’de kadın olmak

BU ZİHNİYET NE ZAMAN ve NASIL DEĞİŞİR?

Türkiye’de 1980 yılından itibaren öncelikli olarak kadınlara yönelik şiddetin artması sebebi ile cinsiyete dayalı şiddet kamuoyunda önemli bir sorun haline gelmeye başladı. Uluslararası Hukukun kadına yönelik şiddeti insan hakları ihlali olarak ele alması, yaşanan her olayda kadınların daha çok, bir ve bütün olarak mücadelesi bu konuda devletin yasal düzenlemeler dışında, toplumu bilinçlendirmeye önem vermesine sebep oldu. Ve fakat 1980’lerden itibaren devletin ve halkın gündeminde olan, 2000’li yıllarda Anayasa ve kanunlar ile yasal zeminde şekil bulan kadın-erkek eşitliği, kadına yönelik şiddetin cezalandırılması gerçek hayatta yeterince karşılık bulamadı. 

“Toplumun büyük bir kesimini etkileme gücü olanların zihniyeti önemli.”

Bugün yaşanan kadına yönelik şiddet, canavarca hisle işlenen cinayetler, tacizler, tecavüzler incelendiğinde kanunların değil bir zihniyetin değişmesi gerektiği ve kadının evde yemek yapan anne, sahip çıkılan kız kardeş, korunmaya ihtiyaç duyan sevgili, eş tanımından çıkarılması gerektiğini öğretmenin öncelik olduğu anlaşılmakta.  Yalnızca eğitim de değil tabi. Bir de ülkeyi yönetenlerin, toplumun büyük bir kesimini etkileme gücü olanların zihniyeti önemli. Neredeyse gün aşırı kadına yönelik şiddetin en mide bulandıracak hallerini görmemize rağmen bu ülkede kadını nesneleştiren, kıyafetler üzerinden siyaset yapan, Kabataş Yalanı gibi kadınları kıyafetlerine göre ayrıştıran zihniyet değişmedikçe, tenha bir sokağa giren erkek rahatça gezebilecekken, kadın, kadın gibi görünmeyi, zarafeti bırakıp yüzlerine bir maske takarak tedirginlik içinde koşar adımlarına devam edecek. Bu sebeple bu zihniyete dur demek şart. 
Gezici Araştırma Şirketi tarafından yapılan ankete göre “Kadınlar ev dışında istediği işte çalışabilmeli midir?’’ sorusuna okuma yazma bilmeyen ve  ilkokul mezunu kadınların yüzde 75’i “Hayır” dedi. Bu bilinçsizliğin son bulması için eğitime önem vermekle birlikte kadına şiddete dur diyen erkek, kadın, çocuk herkesin yaptığı eylemlerin önemli olduğunu ve baskılanmış kadınlara umut olacağını düşünüyorum. 
Hukukun nasıl uygulandığı sorunu ise mutlaka incelenmeli. Öyle ki kamuoyunda çok tartışılan kararlara imza atan hakimlerin verdikleri kararların sonuçlarını iyi değerlendirmesi sağlanmalı. 

“Ben Türkiye’de kadın olup başına herhangi bir şey gelmemiş şanslı isimlerden biriyim.”

Ben Türkiye’de kadın olup başına herhangi bir şey gelmemiş tırnak içinde şanslı isimlerden biriyim. Benim gibi kadınlar unutmamalı ki Özgecan da düne kadar bizlerle aynı hissi paylaşıyordu. Bu sebeple bir bütün olarak hareket etmeli, ses çıkarmalı, yalnızca yaşanan vahşetleri duyunca değil istikrarlı şekilde eylemleri devam ettirmeliyiz.
İyi haftalar…
Av. İrem ÇİÇEK

Akom deyip geçme! Bir garip ülke Türkiye

İstanbul ve Ankara cuma akşamını sabah 5’e kadar bomba ve silah sesleri ile geçirdi. Peki 15 Temmuz gününü inşa eden, F-tipi yapılanmaya bizlere silah doğrultacak cüreti kimler verdi? Sorunun cevabı TSK’nin cemaate çoktan teslim edildiği yıllar öncesinde saklı. 
F-tipi çete tarafından Balyoz, Ergenekon, Askeri Casusluk gibi davalarda vatansever subaylar darbeye teşebbüs suçlaması ile yıllarca tutuklu kaldı ve  müebbet hapis cezasına çarptırıldı. 2010 yılında, Fatih Cami Bombalanacak başlıkları ile çıkan haberlerle bu çete günün Cumhurbaşkanı’ndan, Başbakanı’na kadar çok sayıda isimle Türkiye’nin büyük bir çoğunluğunu kandırmayı başardı. 
Tarih 15 Temmuz 2016’yı gösterdiğinde ise, aynı F- tipi çete, kumpas davaları ile senaryosunu yazdığı darbe planını bizzat uygulamaya koydu. Balyoz Kumpas Davasında yer alan sahte dökümanlarda yazıldığı gibi AKOM’u (İstanbul Afet Koruma Merkezi)   komuta merkezi olarak kulanmak istedi ki öncelikle ele geçirmek istediği yerler arasına aldı. Televizyon kanallarını basıp bildiri okuttu. Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni bombaladı. Halka ateş açtı. 161 kişiyi öldürdü. Bin 440 kişiyi yaraladı. Genelkurmay Başkanı’nın başına silah dayadı ve boğazını kemerle sıktı.  Düğün basıp 10 komutanı kelepçeleyerek kaçırdı. TEM Başkanı’nı başından silahla vurarak öldürdü, Gölbaşı Özel Harekat Daire Başkanlığı ve Polis Havacılık Daire Başkanlığı’nı basan darbeci çete 42 polisimizi şehit etti, 43’ünü yaraladı ve bugün ülkeyi savaş alanına çeviren grup darbeye teşebbüsten yargılanıyor.

Darbeye teşebbüs eden F-tipi askerlerin terfi etmeleri için yıldızlı sicilleri kimler verdi?


Türkiye’de gerçekleşen darbeleri gören, okuyan, duyan herkes bu nasıl darbe sorusunu çok defa sormuştur. 2 Helikopter, 350 asker, 7 tank, 2 savaş uçağı ile darbe yapmaya kalkışan ve  sonucu her ihtimalde başarısızlık olacak böylesi bir girişimi yapma cesaretini gösten ahmakların yanı sıra, bu girişimi önceden duyuran firari gazetecilerin isimleri belli. Balyoz Kumpas Davasının bir numaralı sanıklarından Tuncay Opçin, 14 Temmuz günü Twitter da ‘Yatakta basıp, şafakta asacaklar’ yazarken, yine iftira çetesinin ele başlarından Emrullah Uslu ise aynı gün, ‘Temmuz 2016’da Türkiye’ye döneceğim, uçak biletimi alın’ yazma cüretini gösteriyor. İşte bu yazıları yazan kontrolsüz gücün devamı, darbe teşebbüsünü de aynı ahmaklık gerçekleştirdi. Darbe, köprünün bir yönünü, ne yaptığını bilmeyen Mehmetçiğe verilen tanklarla kapatarak başladı. Sokakların insanlarla dolu olduğu cuma günü akşamı seçildi. Siyasete yönelik herhangi bir kontrol yapmak yerine Cumhurbaşkanı’nın içinde olmadığı saray bombalandı. Yalnızca iki şehir İstambul ve Ankara’da saldırılar gerçekleştirildi. Sonunda demokrasiyi savunan herkes, TSK üniformasını kirleten bu zavallıları bastırdı. Bir kısmı gözaltına alınırken, bir kısmı yargı ve basındaki ağabeyleri gibi kaçmayı seçip, soluğu Yunanistan’da aldı. 
Bu darbe girişiminin garip yanları bir yana yaşadığımız bu kara gecenin ve tüm kayıplarımızın sorumluları kimler? F-tipi çetenin hakim, savcı ve polislerini besleyenler kim? Yargıya 4.500 Hakim ve Savcıyı kimler atadı? Hava Kuvvetleri ve Jandarma başta olmak üzere TSK içinde bu yapının güç kazanmasını kimler sağladı? Bu grubu etkisiz kılma faaliyetlerini kimler önledi? Cumhuriyetçi aydınları kumpas davaları ile kimler tutsak edip, görevden uzaklaştırdı? Gerek Askeri, gerekse aklınıza gelen her türlü kurum sınavlarının soruları bu çete tarafından çalınırken kimler üç maymunu oynadı? 15 Temmuz Darbe girişimini yapanları terfi ettirenler kimler? Harp Okulundan beri takma ismi Molla ve Hoca olarak anılan darbeye teşebbüs eden F-tipi askerlerin terfi etmeleri için yıldızlı sicilleri kimler verdi? Tüm bu isimler gerek kamuoyunda yaptıkları açıklamalarla, gerekse resmi evraklarda isim ve imzaları bulunarak kendilerini ifşa etmektedir. Bu sorumlular F-tipi örgütün bu noktaya taşınmasını sağlamıştır. Bugün yaşanan tabloda kabul edemediğim, bu isimlerin hesap vermek yerine mağduru oynamalarıdır.
Bu tabloda kimler sorumlu sorusuna somut bir örnek verelim. Gelin sizinle bugün darbe suçuyla gözaltına alınan Anayasa Mahkemesi üyesi Alparslan Altan’ın göreve gelmesi için neler yapıldığına bakalım. Gazeteci İlhan Taşçı’nın ayrıntılı olarak açıkladığı üzere, Altan Anayasa Mahkemesi’ne seçilme niteliğini taşımadığı için önce Binali Yıldırım’a bağlı Müsteşar Yardımcılığına atanarak ‘bürokrat’ yapıldı ve 3 gün sonra Abdullah Gül tarafından Anayasa Mahkemesi yedek üyesi yapıldı. Yetmedi, en genç başkanvekili seçildi.  
İlk günden beri, mezhep temelli siyaset ile, F-tipi dahil diğer cemaatçilerin önünü açan AKP yönetimi hatalarının bilincede mi bilinmez! Ve fakat Türkiye bir darbenin kenarından döndü ise bunun sorumlularından birisi de bizzat kendileridir. 
ISID yöntemi ile Mehmetçiğin başının kesilmesi, başka cemaatlerin tekbir sesleri ile ellerinde silahlar sokağa dökülmesi, bazı camilerden yapılan cihad çağrıları aynı bilincin devam ediyor olmasının göstergesidir.  İman, din diyerek insanları bir araya getirip bir çete kuran Fetullah belası bitip, yenisinin başlamaması için bu kişilere meydan verilmemesi gerekmektedir. 

“TSK’nın, yaralarını sarması gerekli.”

TSK cemaat tarafından uzun süredir bir fiil yıpratıldı ve büyük bir zaafiyet içerisinde. Öyle ki Genelkurmay Başkanı’nın bizzat emir astsubayı bile darbecilerden biri çıktı. Zaafiyetin en temel sebebi ise, bugüne kadar kendi içindeki kangrenli kolu temizleyememiş olmaları. Bu sebeple öncelikle itibarı yerle bir olmuş TSK’nın, yaralarını sarması gerekli. Bu ise asker içinde bir grubu çoğaltmaya çalışarak değil, gerçek vatanseverleri bir araya getirerek ve olmayan istihbaratı tekrar güçlendirerek olacaktır. 
15 Temmuz 2016, gerici bir güçün TSK’da hatrı sayılır çoğunluğu elde etmesi ile oldu. Bugünden sonra yönümüzü demokrasi ve akılcılıktan yana kullanmayı başaramadığımız sürece de Türkiye karanlık günleri hiçbir zaman geride bırakamayacak. 

“Bütün ümidim gençliktedir.”

20’li yaşlarımızı kumpas davaları ile, 30’lu yaşlarımızı ise cemaatler ile mahvedenlere karşı, inadına bu ülkede kalıp Cumhuriyet kazanımları için mücadele edeceğiz. Atatürk’ün dediği gibi, “Zaten her şey unutulur. Fakat biz, her şeyi gençliğe bırakacağız. O gençlik ki, hiç bir şeyi unutmayacaktır, geleceğin ümidi, ışık saçan çiçekleri onlardır. Bütün ümidim gençliktedir.”

Hukuk kinin silahı oldu

16 Temmuz’da başlayan Balyoz Davası’nın temyiz duruşmasının 4.gününde Dursun Çiçek’in avukatı İrem Çiçek savunma yaptı.

İşte Av. İrem Çiçek’in savunmasının tam metni:

“YARGITAY 9. CEZA DAİRESİ

SAYIN BAŞKANLIĞI’NA

TUTUKLU İŞ

Dosya No          : Yargıtay 9. Ceza Dairesi: 2013/9110 E.

İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesi: 2010/283 E.

Tebliğname No      : Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı- 9. Bölüm, 2013/66666

Sanık              :  Dursun ÇİÇEK

Müdafii            Av. İrem ÇİÇEK

Konusu            :İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesi’nin 2010/283 E. 2012/ 245 K. ve 21.09.2012 tarihli usul ve yasaya aykırı kararının hukuk adına bozulması, müvekkilimin hakkında tahliye ve beraat kararı verilmesi talebidir.

Açıklamalar        :

MADDİ OLAY

1-  Müvekkilim, kendisi ile hiçbir illiyet bağı olmayan, sahteliği 26 ayrı bilirkişi raporu ile tespit edilmiş, 11 nolu CD içerisinde bulunan, iki sayfalık dijital bir isim listesinde, adının bulunduğu iddiası ile 18.Şubat.2011 tarihinde tutuklanmıştır.

Ve sonrasında kim tarafından, ne zaman ve nerede hazırlandığı, tahkikat aşamasında araştırılmayan iki sayfalık bir listede adı olduğu gerekçesi ile tarafsızlığını yitirmiş bir mahkemenin üretim delillere dayalı kararı ile 16 yıl hapis cezasına mahkum edilmiştir.

Müvekkilimin 16 yıl hapis istemi ile yargılanmasına sebep 11. Nolu CD içerisinde yer alan iki sayfalık liste buradadır.(Ek-1 iki sayfalık Word Dosya sureti)

Listenin içeriğine geçmeden önce, listenin bulunduğu yer olan 11 Nolu CD’nin tebliğnamede belirtilenin aksine hukuki delil niteliği taşımadığını, elde edilişindeki hukuka aykırılıkları ifade etmek bir zorunluluktur. Muhbir Mehmet BARANSU tarafından 29. Ocak.2010 tarihinde teslim edilen CD’ler arasında bulunan 11 nolu CD’nin imajı derhal alınması gerekirken CMK’nun 134. maddesine aykırı olarak alınmamıştır. 

Yasanın emrettiği zamanda alınmayan imajlar, hukuka aykırılığı örtbas etmek için sonradan alınmış ancak bu imaj bile, ısrarlı taleplerimize rağmen savunmaya verilmemiştir. Alınan ve bizlerden gizlenen bu ilk imaja her ne olmuşsa sonrasında ikinci ve üçüncü kez imaj alım işlemi yapılmıştır. Alınan  üçüncü imaj 1 yıl 10 ay sonra, son hale getirildikten sonra tarafımıza verilmiştirAncak verilen imajın hash değeri, ilk alınan imajın hash değerinden farklıdır. Yani mahkumiyete dayanak delil olan CD üzerinde değişiklik yapılmıştır. 

Yine 11 nolu CD’nin sahte, üretim bir delil olduğu 20’nin üzerinde bilirkişi raporu ile sabittir.

TÜBİTAK bilirkişileri tarafından hazırlanan raporda ‘CD’lerin oluşturulduğu tarihten itibaren üzerinde hiçbir değişiklik yapılmadığı’ şeklindeki tespiti ve kullanıcı yollarında dijital yazının oluşturulma tarihinin 2003 yılı olarak görünmesi karşısında, içerisinde binlerce tarih, zaman, mekan, kişi, adres gibi maddi hata bulunan ve 2006 yılından sonra kullanıma sürülen bilgisayar yazılımları kullanılarak oluşturulan bu CD’nin, üretim olduğu konusunda, en azından kuşku duymamak, ancak ve ancak tarafsız ve bağımsız olmamanın, adil olamamanın göstergesidir.

2- 10. Ağır Ceza Mahkemesi, Müvekkilimin, Ertuğrul UÇAR ile birlikte 42 personelin isminin yazılı olduğu bu listeyi hazırlamakla görevli olduğunu, grup başkanının Hasan HOŞGİT olduğunu, Sözde listeyi hazırlayanın Ertuğrul UÇAR, son kaydedenin Cem GÜRDENİZ olduğu, oluşturulma tarihinin ise l0.Ocak 2003 olduğunu belirterek mahkumiyetine karar vermiştir.

2003 yılında, İstanbul’dan 1100 km uzaklıkta, İskenderun Deniz Er Eğitim Alay Komutanı olarak görev yapan müvekkilim Dursun ÇİÇEK’in, bir listeyi hazırlamak konusunda, ismi geçen subaylar ile iletişime geçtiği, bu yönde herhangi bir emir aldığı konusunda dosyada herhangi bir delil var mıdır? Yoktur.

Bu durum karşısında, örneğin siz, önemli bir  konuda görevlendireceğiniz kişileri seçecek olsanız, bunu tanıdığınız ve iletişim içinde olduğunuz kişilerden mi? yoksa tanımadığınız kişilerden mi yaparsınız? Hayatın olağan akışına göre tanıdığınız kişileri görevlendirirsiniz?

CD’ler içerisindeki verilerin hepsinin aynı bilgisayarda oluşturulmuş olduğu iddiası karşısında, müvekkilimin, bahsi geçen ve 2003 yılında farklı yerlerde çalışan diğer subaylar ile bir araya gelmesi ve iddialara konu diğer çok sayıda liste ile, yazı karakterlerine, sekmelerine, paragraf boşluklarına kadar aynı ölçülerde bir liste hazırlaması mümkün olabilir mi? Hayatın olağan akışına göre mümkün olamaz.

-Listede müvekkilime ait bir imza, parmak izi,  herhangi bir elektronik ve dijital iz, bulgu var mıdır? Yoktur.

-İki sayfalık Dijital Word Dosyası olan ve herhangi bir bilgisayarda, iki dakika içerisinde herkes tarafından hazırlanması mümkün olan bu listede adının geçmesi dışında, müvekkilime yönelik herhangi bir iddia ve suçlama bulunmakta mıdır? Hayır bulunmamaktadır.

-Listede ismi geçen 42 kişi ile müvekkil arasında herhangi bir iletişim, temas, irtibat ve koordine olduğuna dair bir delil bulunmakta mıdır? Hayır bulunmamaktadır.

-Listede ismi geçen 42 kişiden kaçı hakkında soruşturma açılıp yargılama yapılmıştır? Müvekkilim dahil üç kişi hakkında.

-Peki diğer 39 kişiye bu liste, yargılama aşamasında sorulmuş mudur? Hayır sorulmamıştır.

-Söz konusu dijital verinin içeriğini doğrulayan başka yan delil bulunmakta mıdır? Hayır bulunmamaktadır.

-Sayın Dairenizin 25.Ocak.2010 tarih, 2009/11,204 E. ve 2010/855 K. Sayılı ilamında bozma gerekçesi olarak ifade ettiği, Müvekkilimin dış dünyada ortaya çıkan ve karşı tarafça hissedilen nitelikte, cebir ve şiddet içeren ve ağır suç teşkil eden icra hareketlerine giriştiğine yönelik  bir eylemi var mıdır? Hayır yoktur.

Bu durumda iddiaya konu liste ile müvekkilim arasında herhangi bir illiyet bağı olmadan evrak ve belge niteliği taşımayan iki sayfalık dijital bir yazının hukuka uygun bir delil olduğunu iddia etmek mümkün müdür?

Müvekkilimin hangi fiilinin ne şekilde suç teşkil ettiği belirtilmeden, genel ifadeler ile yazılan yerel mahkeme kararı ve temyiz dilekçemiz dikkate alınmadan hazırlanan 18 Mart 2013 tarihli tebliğname eksiktir ve soyuttur. Salt soyut norm gerekçe gösterilerek, somut hiçbir olgu ve mantıksal bağ ortaya konulmadan, savunma tarafından söz konusu iddianın gerçeği yansıtmadığı konusunda somut veriler ortaya konulmuşken: “sanık bu fiili işlemiştir” demek, ‘suçun unsuru oluşmuş, oluşmamış ne önemi var. Ben sanıkları cezalandırmanın peşindeyim demenin kibar yoludur.

3- Tebliğnamede, bazı sanıklar için yapılan değerlendirmede ’sanıklar tarafından hazırlandığı iddia ve kabul edilmeyen bir kısım belgelerde veya listelerde sadece isimleri bulunan, kendilerinin aktif rol almadığı, görevlendirildikleri konu ile ilgili her hangi bir çalışma yaptıkları, mahkumiyete yeterli delil ile kanıtlanamayan sanıkların Balyoz Harekat Planından haberdar oldukları ve bu faaliyetlere katıldıkları hususunda kuşkuların bulunması nedeniyle, bu sanıklar açısından atılı suçun sanıklar tarafından işlendiğinin sabit olmadığı kanaatine varılmıştır’ denilmiştir. Bu ifadeler müvekkilimin durumu açıkça tarif etmektedir. Ancak Yargıtay Savcısı’nın bu ifadeler ile 67 sanık için kararın bozularak mahkumiyet yerine beraat verilmesi yönündeki istemi, harfi harfine aynı durumda bulunan müvekkilime uygulanmamıştır. Başta Anayasa’nın Eşitlik İlkesine aykırı olan bu kararlar, İddianın ve yargılamanın içinde bulunduğu izah edilemez bu çelişkiler, müvekkilim dahil çok sayıda subayın özel olarak seçildiğinin göstergesidir.

Müvekkilim ile aynı şekilde listede ismi bulunan ve ilk derece mahkemesi tarafından 16 yıl hapsi istenen onlarca subay için Yargıtay Cumhuriyet Savcısı tarafından beraat istenirken, müvekkilim ve daha birçok sanık için neden hükmün onanması istenmektedir?

Çelişkinin daha net görülmesi için Tebliğnamede beraati istenen herhangi bir subay ile müvekkilin hukuki durumunu, ifadeleri, iddianamede atılı suç, gerekçeli kararda açıklanan hüküm bölümlerini karşılaştırarak örneklemek istiyorum,

Örneğin Şafak Duruer, TABLOYU OKU- VER

Açıkça görüldüğü üzere aynı iddialar ile yargılanan, aynı ifadeleri veren, haklarında aynı hüküm verilen bu iki isimden Şafak Duruer için Tebliğnamede ‘doğrudan icra hareketi niteliğinde bir faaliyette bulunduğuna dair yeterli delil elde edilemediğinden yüklenen suçtan beraatine’  şeklinde karar verilmesi istenirken, müvekkilimin 16 yıl hapis cezası ile cezalandırılmasını istemek nasıl açıklanabilir?

Aynı şekilde İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesinde yargılanmayan ve yargılanıp beraati istenen çok sayıda kişinin durumu müvekkilim Dursun Çiçek’in durumu ile aynıdır.

Örneğin, Bora Oğurlu. Gölcük’ten çıkan belgelerde “5. Muharip Filotilla Komutanlığı Müzahir Personel Listesi” oluşturmak. “Öncelikli ve Özellikli Görevlendirme Listesinde” adının olması ve “Plan Çalışmaları Personel Görevlendirilmesi“ konulu yazıda “Özel Kurye olarak”  görevlendirilmiş olmak iddiaları ile sorgulanmış Kovuşturmaya Yer Olmadığı Kaarı ile serbest bırakımıştır.

Bora Oğulu’nun hazırladığı iddia edilen müzahir personel listesinde adı geçen Serhat Dizdaroğlu da tutuksuz yargılanmış ve beraati istenmiştir.

Yine Hava ve Deniz Kuvvetleri Komutanlığından CEZA alan hiç kimse seminere iştirak etmemiştir. Bu iki kuvvetten seminere katılan bir kişinin dahi ifadesi  alınmamıştır. Seminere katılıp yargılanmayan ve listelerde adı geçip yargılanmayan yüzlerce kişi vardır.

Hukuki ve fiili durumu aynı olan kişiler hakkındaki bu farklı taleplerin herhangi bir gerekçesi bulunmamaktadır. Delillerin tartışılması safhasını, bizleri oyaladığını zannederek geçiştiren ilk derece mahkemesi, gerçeklerin üstünü örter şekilde delilleri toplamamış, tanıkları dinlememiş, bilirkişi raporu alınması yönündeki talepleri karşılamadan ve Yerleşik Yargıtay İçtihatlarına göre, ceza artırımına gittiği halde, müvekkile ek savunma hakkı vermeden karar vermiştir.

Sayın Yargıçlar, en basit davada bile kovuşturma aşamasında bilirkişi raporu alınırken, Kişilerin müebbet hapis istemleri ile yargılandığı bir ağır ceza yargılamasında, bilirkişi raporu almaktan kaçınmanın, maddi gerçeğin ortaya çıkmasını engellemenin, dosyada mevcut bilimsel raporları da görmezden gelmenin nedeni nedir?

Frederic bastiat’ın söylediği gibi

Ne yazık ki, hukuk kendi asli amacının tam aksi istikamete yöneltilerek, her türlü hırs ve kinin silahı haline dönüştürülmüştür.

Sayın Dairenizden talebimiz, 18 Mart 2013 tarihli temyiz dilekçemizdeki sebepleri göz önüne alarak, İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesi’nin hükmü etkileyecek şekilde, usul ve esasa yönelik hukuka aykırı kararını bozmanız ve masumiyet karinesi ile adil yargılanma hakkı ihlal edilerek 3 yıldır tutsak edilen müvekkilimin tahliyesine karar vermenizdir.

Av. İrem ÇİÇEK (Dursun ÇİÇEK Müdafii)

Bu görüntüyü sakın unutmayın!

Yargıtay 11. Ceza Dairesi, CHP İstanbul Milletvekili İlhan Cihaner ve Emekli Orgeneral Saldıray Berk’in de aralarında bulunduğu 14 sanığın “Ergenekon terör örgütü üyeliği” suçundan yargılandığı davada, beraat kararı verdi. 2010 yılında başlayan davada 5 yılın sonunda gelen beraat kararında mahkeme, sanıkların üzerilerine atılı suçları işlediklerinin sabit olmadığını belirterek “Ergenekon Terör Örgütü üyeliği” suçundan açılan soruşturma ve kovuşturma evresinde hukuka aykırı eylem ve işlemleri nedeniyle başta Savcılar Osman Şanal ve Taner Aksakal olmak üzere yargı mensupları ile kamu görevlileri hakkında Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’na (HSYK) suç duyurusunda bulunulmasına karar verdi. Ayrıca yalan beyanları ile davaya damgasını vuran bazı gizli tanıklar hakkındaki koruma kararının kaldırılmasına hükmetti. 

Mahkeme tarafından yazılacak gerekçeli kararı bekleyeceğiz ancak haklarında koruma kararının kaldırılması gereken ‘Efe’ ve ‘Munzur’ kod isimli iki yalancı tanık ve yalan beyanları ile iddianame düzenleyen Savcı Osman Şanal’ı tekrar hatırlatmakta fayda görüyorum. Malum Türkiye’de gündem günlük olarak değişmekte bu sebeple Erzincan Davası’nın İstanbul’daki Ergenekon Davası ile sahte bağlantısı nasıl kuruldu bir kenara not edelim.

Cihaner’in cemaat hakkında soruşturma yürüttüğü bir dönemde soruşturmayı elinden alan Şanal, Cihaner hakkında “Ergenekon terör örgütü üyesi” olduğu iddiasıyla soruşturma başlattı. Bir savcının kendisinden üst makamda olan başka bir savcıyı makam odasından nasıl aldırttığını belgeleyen bu fotoğraf, soruşturmayı yürüten eski özel yetkililerin içlerindeki hırsı, nefreti açığa çıkarması bakımından önemli ve unutulmaması gereken bir fotoğraf.

Onlarca delile rağmen

Soruşturmayı başlatan dönemin Erzurum Özel Yetkili Savcısı Osman Şanal, müvekkilim Dursun Çiçek’in ifadesine dahi başvurmadan hazırladığı iddianamede, iki gizli tanık beyanı ile Çiçek’in sözde İrtica İle Mücadele Yazısı’nın Erzincan’da uygulandığını, bu kapsamda Çiçek’in de Erzincan’a gittiğini iddia etti.Şanal’ın bu ithamı dile getirmesindeki amacı anlamak ise bizler için kolay oldu. Bir diğer özel yetkili kaçak eski savcı Zekeria Öz tarafındanhazırlanan İrtica İle Mücadele Yazısı İddianamesinde, Çiçek’in taklit imzalı sahte planı hazırlandığı yazıyordu ancak salt bu planın, uygulama ve icra hareketlerinin varlığına delalet etmeyeceği düşünülmüş olacak ki, planın uygulandığına ilişkin iftiralar üretme çabası içine girmişti.

Çiçek’in Erzincan İline gitmediğini, bu davayı yürüten tüm özel yetkili savcılar, Şanal, Öz ve Mehmet Ali Pekgüzel ve Nihat Taşkın gayet tabi biliyordu. İsmi geçen savcıların bu gerçeği bildiklerine emin olma sebebim ise dava dosyasında Çiçek’in Erzincan’a hiç gitmediğini belgeleyen onlarca resmi belge, bilgi ve delillerdir. Örneğin,MİT, İÇ İşleri Bakanlığı, Genelkurmay’dan, Çiçek’in Erzincan’a gittiği, planı uyguladığı yönünde herhangi bir bilgi ve belgenin bulunmadığı yönünde ki resmi yazılar,Çiçek’in, Ankara’da Genelkurmay Karargahında görevinin başında olduğuna dair Gnkur. Giriş- Çıkış kayıtları, Çiçek’in 2009 yılı içinde sadece Erzincan-Erzurum’a değil Doğu ve Güneydoğu’daki hiçbir yere uçakla yada helikopter ile seyahat etmediğine ilişkin kurumlardan gelen yazı cevapları, Çiçek’in 2009 yılında Erzincan Orduevinde hiç kalmadığına ilişkin yazı, Kara Kuvvetleri Komutanlığı’nda düzenlenen İç Güvenlik Seminerine iddia edilenin aksine Çiçek’in katılmadığına ilişkin yazı, Çiçek’in cep telefonuna ait iletişim kayıtları (HTS kayıtları) baz istasyon bilgileri, Kredi kartı harcama bilgileri, Aynı konuda Erzincan’da ifade veren dönemin 3. Ordu Komutanı Orgeneral Saldıray Berk, Başsavcı İlhan Cihaner dahil onlarca asker ve sivil kişinin Çiçek’i tanımadıklarını ve Erzincan’da görmediklerini beyan etmeleri gibi onlarca delile rağmen, yok arkadaş Çiçek Erzincan’a gitti diyecek aklıselim kaç insan vardır?

Varmış demek ki!

Tüm bu delillere gözlerini kapatan Özel yetkili savcı ve hakimler Çiçek’in Erzincan’a gittiği iddiasına delil olarak Erzincan Konak Mazlum Otel’de 28-29 Mart 2009 tarihleri arasındakalan bir Dursun Çiçek kaydı çıkarıp, işte bakın bulduk dediler!Sorulturma evraklarını yayınlamak ile meşhur  Cemaat Zaman’ının haberi,

Bu gülünç iddia 401020 Nolu Fatura ile 65 TL ödeyen Dursun Çiçek adlı kişinin 1977 doğumlu başka bir kişi olduğunun kimlik bilgilerine bakınca ‘kolayca’ tespit edilmesi sonucu iddianamenin hazırlanmasından neredeyse iki yıl sonra ortaya çıkarıldı! Müvekkilim dışında Türkiye’de kaç tane Dursun Çiçek varsa peşlerine düşecek kadar da gözleri dönmüştü. Kiminin telefonunu dinlediler, kiminin uçak kayıtları Erzincan delili diye mahkemeye geldi. Bize de bu trajikomik duruma ağlayalım mı gülelim mi karar veremeden savunma yapmak düştü. Niyatet sonunda tüm bu Dursun Çiçekleri tek tek açığa çıktı.

Gelelim Erzincan Davasının gizli tanıklarına. Bu isimlerin özel olarak seçildiği kesin. Çoğu sabıkalı isimler. Bir tanesi sözde gizli tanık ‘Efe’. Gelin görün ki gizli falan değil. Gizli olması korumaya alınmasını sağlayıp yalanlarını gizlemek telaşından. Hakkında 20 ayrı suçtan soruşturma açılmış, Ergenekon arabama kene koydu diyen bir savcı olan bu kişi Bayram Bozkurt. Tabi bu asıl ismi. Kimliği ve estetik ameliyat ile yüzü değiştirildi şeklinde haberler çıktı. Hatta değişen yüzü ile tekrar savcı yapıldığı haberi de! Hakkında dava açık, peşindeyiz ancak henüz bulunamadı! Aynı özel yetkililerin gizi tanık koruma kapsamına aldığı Danıştay Cinayeti sanığı Osman Yıldırım gibi tanımayacağımız şekilde aramızda geziyor olması muhtemel.

Bu şahıs Çiçek hakkında söylediği Erzincan yalanı konusunda tabiri caizse duruşmada aynı ‘Munzur’ isimli bilinen adı Serkan Zirek gibi çuvalladı. Duruşmadan bir örnek,

Bayram Bozkurt: Sizi Orduevinde yemek yerken gördüm. Çok net gördüm. Üzerinizde resmi kıyafet vardı. Hatta siz gelince masadaki herkes size saygı ile ayağa kalktı. Önemli biri olduğunuz belliydi. (Masada olduğunu söylediği isimler arasında dönemin 1. Ordu K. Ergin Saygun, dönemin 3. Ordu Komutanı Orgeneral Saldıray Berk gibi isimlerde var. Askerlik yapanınız bilir masaya gelenlerin rütbe durumuna göre kimin kalkacağını)

Dursun Çiçek: Üzerimdeki üniformanın rengi neydi?

Bayram Bozkurt: Yeşil

Dursun Çiçek:Öyle mi? Biz Denizciler yeşil giyeriz zaten!

Bayram Bozkurt: Pardon pardon biran karıştırdım. Beyaz. (Geldi dediği tarihin Ocak yani kış ayları olduğunu unutur. Hazırlıksız sorular tabi!)

Dursun Çiçek: Biz denizciler kış aylarında beyaz değil siyah üniforma giyiniriz!

Dönemin Mahkeme Başkanı Köksal Şengül: Dursun Çiçek’i tanıyor muydun? Neden dikkatini çekti Dursun Çiçek?

Bayram Bozkurt: Tanımıyordum, teşhis ettim.

Hakim Köksal Şengül:Ancak sen Dursun Çiçek’i ifade verdikten sonraki bir tarihte teşhis etmişsin. Tanımadığın adamın ismini nereden bildin.

Bayram Bozkurt: Hatırlamıyorum!

(Hatırlamıyorum cevabı, buralara çalışmadım demenin bir gizli tanık için en güzel yolu. Bazı sözde hakim ve savcılar bu konuda güzelce bilgi vermiş görünüyor davanın tanıklarına. )

İşte size bal gibi buz gibi kumpasım diyen bir davanın resmi ve haklarında işlem başlatılması konusunda çok geç kalınmış isimlerden bazıları. Bizim dosyaya dahil olduğumuz ve hukukun ayaklar altında ezildiği kadarı böyle, varın gerisini siz düşünün.

Av. İrem Çiçek

Bu mesajdan sonra bakın neler oldu?

Türk yargısına, siyasilerin, cemaatlerin verdiği zararı kimse vermemiştir. Cemaatler gidince zannetmeyin ki yargı olması gerektiği gibi bağımsızlığına kavuştu. Bu defa geldi, AKP yargısı. Önceden olduğu gibi, bugün de, yargı içinde yer alıp yalnızca görevini yapan istisnalar var mı? Var. Şimdi yazacağım olay bu istisnalardan mı, okuyun siz karar verin.

Bu defa anlatacağım olayda suç terör, darbe teşebbüsü gibi üst perdeden değil, hakaret.

Hakaret eden AKP Milletvekili Bülent Turan. Hakaret edilen kişi ise Gazeteci Enver Aysever. Aysever olaydan sonra geldi ve müvekkilim oldu. Bülent Turan, 2014 yılında, 122.725,00 takipçisi olan @turanbulent kullanıcı adlı Twitter hesabından müvekkilime açıkça, “Tam bir gerizekalısın Enver Aysever!” yazıyor. Milletvekili bunu yazınca, destekçileri başlıyor müvekkile tehdit ve hakaret etmeye. Bunun üzerine suç duyurusunda bulunuyorum ve zaman kaybetmeden ilk takipsizlik kararı düşüyor elime.

Anadolu Cumhuriyet Başsavcı Vekili Abdurrahman Üşenmez tarafından yazılmış. Gerekçesi ise hesabın sahibini Amerika adresinde bulunan Twitter Inc Şirket yetkilisine sorduk, ama cevap alamadık. İş böyle olunca şüpheliyi tespit edemedik, şeklinde! Hukuk ağırdır, aksaktır ama gideceği yeri bulur diye düşünüp, moralleri bozmadan süresinde karara itiraz ettim.

Düşündüğüm gibi karar bozuldu. Bu durumda savcılığın yapılması gereken iddianameyi kaleme almaktı ve fakat, şüpheli AKP vekili olduğu için olsa gerek pek öyle olmadı. Hakkında fezleke hazırlanan şüpheli ile ilgili Adalet Bakanlığı, 2016 yılında yapılan Anayasa değişikliğini gerekçe gösterilerek, dosyayı Savcılığa iade etti.

AYAN BEYAN ORTADA OLAN GERÇEK

@turanbulent isimli hesabın Turan’a ait olduğunu, Turan’ın avukatları ifadeleri ve karşı suç duyuruları ile adli makamlara söylemişlerdi. Öyle ki Turan’ın hakaret ettiği hesap, Twitter tarafından resmi kişilere verilen özellikte ve korumada olan bir hesap. Ben de ayan beyan ortada olan bu gerçeği Turan’ın reddedeceğini açıkçası hiç düşünmemiştim. Sonuçta Milletvekili, dediyse bir laf, ya arkasında durur, ya da özür diler dedim. Savcılık sonunda Turan’ı ifadeye çağırdı ancak Turan, bal gibi, buz gibi kendisine ait olan hesabı reddetti.

Hesaba girin bakın, Turan hemen hemen her gün kullandığı hesaptan yazılar yazmaya devam ediyor. Bugün de iç savaş çıkarma ihtimali çok yüksek olan 696 sayılı KHK’yı savunduğu bir yazı yazdı. Turan’ın, milletvekilleri ile doğrudan laf dalaşına girdiği bu hesap, meğer o hesap değilmiş!

Eee… Yok mu AKP Vekili Turan’ın hesabı diye soracak olursanız, varmış. İfadesinde 700 takipçisi olan, hesabın açılma tarihi ifade vermesinden aylar önce olan @bturanofis isimli hesap Sayın Vekile aitmiş. Takipçilerine buradan duyurulur, boşuna kendisine ait olmayan hesabı takiple 122,725,00 kişi kalabalığı yapmayınız. Bakınız asıl hesap 700 ile gariban kalmış!

Neyse gelelim siyasi yargıya. Öyle ki benim ilgilendiğim kısmı burası. Sayın Turan’ın bu ifadesi üzerine Savcı fezlekeyi falan bir kenara atıp yazdı ikinci takipsizlik kararını. Gerekçe aynı, en anlaşılır haliyle, kendisi de zaten inkar etti biz de çok üstüne gitmedik.

SAVCI BEY YANINDA MIYMIŞ

Yazdım ikinci itirazı. Sağ olsun Sulh Ceza Hakimliği, Savcılık delil toplar sen delil toplamamışsın diyerek kararı ikinci kez bozdu. Artık bir zahmet dava açılır diye beklerken, bu defa İstanbul Anadolu Cumhuriyet Başsavcı İsmail Değirmenci’nin yazdığı üçüncü takipsizlik geldi mi! Güler misin, ağlar mısın! Bu defa Savcının gerekçesi ise, Bülen Turan’ın dava konusu tweeti 2014 yılında yazdığı, şüphelinin milletvekili olmasından dolayı makam odası, bilgisayar ve cep telefonlarının değişme sıklığı sebebiyle bahse konu yazının paylaşım yapıldığı bilgisayar, cep telefonu gibi iletişim araçlarının tespitinin imkansız olduğu şeklinde. İnsan soruyor tabi, Turan bilgisayarını, telefonunu, makamını değiştirirken Savcı Bey yanında mıymış? Garip…

Hukuk güçlüleri korumak için değil, adaleti temin etmek için vardır ve var olacaktır cümlesi ile tamamladığım üçüncü itirazımı Mahkemeye verdim. Sonuçtan sizleri haberdar edeceğim. Ona göre bu kararı emsal yapar, ‘gerizekalı’ yazarak kullandığınız hesabı çatır çatır reddedip, öyle Cumhurbaşkanı Erdoğana’a Twitter’dan hakaret etti gibi suçlamalarla cezaevine girmezsiniz!

Bu arada düşün kardeşim,

Yargıyı aldatmaya çalışan, vatandaşına neler yapmaz? Bugün inkar ettikleri Twitter hesabından iç savaş çıkarabilecek KHK için, “bu sadece 15 Temmuz’u kapsıyor” gibi laflar yazılıyor. Bence siz siz olun, bu dediklerine de inanmayın. Yarın ortalık karıştı, mı inkar edebilirler.

Unutmadan, ismi geçen vekil Turan, bu ülkede siyasi davalara karşı adalet mücadelesi verip kendisi gibi vekil olan babam Dursun Çiçek’e, Mecliste, davayı takip ediyorum diye beni, kızını “şikayet etmiş.” Kendisine cevabımdır: Ben de yargı mensubuyum ve fakat alışkın olduğunuzun aksine bugüne kadar kimseye boyun eğmedim, eğmem de…

İrem Çiçek / Avukat

KHK’da haksız mağduriyet yaşayanlar ne yapmalı?

Binlerce kişi 15 Temmuz kanlı darbe girişiminden sonra görevlerinden ihraç edildi. İhraçların bir kısmı için Fettullah Gülen Terör Örgütü (FETÖ) ile bağlantılı olduğu gerekçesi ile soruşturma başlatıldı ancak büyük bir kısmı için hiç bir soruşturma açılmadığı halde, önlem niteliğinde açığa alma kararı yerine, doğrudan ihraç kararları verildi. İhraç edilenler arasında FETÖ ile bağlantılı olmayan isimler de vardı. Bir kısmı basına yansıdı, yansımayanlar da var. En son Olağanüstü Hal kapsamında (OHAL) 701 sayılı Kanun Hükmünde Kararname (KHK) Resmi Gazete’de yayımlandı ve 18 bin 632 kişi daha işsiz kaldı. Rakamlar dehşet verici. Tarikatlara, cemaatlere teslim edilen ülkenin acı tablosu gibi. Ancak 18 bin 632 kişinin hepsi cemaatçi mi? İhraçlardan sonra bazı isimlerin alakası olamayacağına dair çevremden gelen ortak bir ses var. Benim dahi ismen bildiğim kişiler var ihraç listesinde. İktidarın eylem ve işlemlerine dur diyen sosyal medya paylaşımları dışında bir eylemi görünmeyen kişiler. Dünden beri haber sitelerine yansımış başka isimler de oldu. Bu listeleri kim hazırlıyor, hangi kriterlere göre hazırlanıyor belli değil. İhraç kararında ismi geçenlerin bir kısmı dışında ihraç edilen kişilerin, neden ihraç edildiğine dair gerekçe yazılı değil. İktidar partisinin taraf olmayanı bertaraf etme potansiyeli düşünüldüğünde, olası sonuçları kederli görünüyor.  

İktidar ve uzun süre yol arkadaşı olan FETÖ tarafından yılları çalınmış biri olarak, yapılan bütün bu işlemlere mesafeli yaklaşıyorum. Normal bir hukuk devletinde olması gereken, bu kişiler ile ilgili, önce tek tek soruşturma yürütmek ve soruşturma sonucuna göre karar vermektir. Bu süre içerisinde açığa alma tedbiri uygulanabilecekken, doğrudan yok etmeyi tercih etmek nereden baksan adaletsizliktir. 

OLUR DA KALDIRIRLARSA, İHRAÇ EDİLENLER NE YAPABİLİR?

İktidar partisi OHAL’i devam ettirerek seçim kararı verdi. Seçim çalışmaları sırasında OHAL’i seçim sonrası kaldıracağını bildirdi. Açıklamalara göre 18 Temmuz’da OHAL kaldırılacakmış. Söyledikleri gibi OHAL kalkar mı yoksa 8. kez uzatırlar mı bilmiyorum. Öyle ki hukuk devleti olmaktan uzaklaştığımız, kararları denetleyecek mekanizmaların süratle yok edildiği tek adam yönetiminde bu soruya cevap vermek zor. Olur da kaldırırlarsa, ihraç edilenler ne yapabilir?

Aslında olması gereken KHK’lar ile OHAL süresince geçerli olan düzenlemeleri yapmaktı. Ancak iktidar KHK’larla kamudan ihraç edilenler için “bu kişiler görev yaptıkları teşkilata yeniden kabul edilmezler, bir daha kamu hizmetinde istihdam edilemezler, doğrudan veya dolaylı olarak görevlendirilemezler” şeklinde düzenlemeye gitti ve bu KHK’ların büyük çoğunluğu yasalaştı. Bu durumda OHAL kalktıktan sonra ilk yapılacak iş Türkiye Cumhuriyeti Anayasa’sı ve Türkiye’nin taraf olduğu sözleşmelere aykırı bu maddeler ile ilgili öncelikle Anayasa Mahkemesi’ne başvuru olacaktır. Tabi hükümetin OHAL’i kaldırıp, olağan döneme geçişi sırasında önceki ihraç kararlarının olağan dönemde değişikliğe uğramamasını amaçlayan düzenlemeler yapması mümkün. Ancak bunlar için de, yine iptal başvurusu yapılabileceği kanaatindeyim. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM), Anayasa Mahkemesi (AYM) kararından sonra gidilebilir.

OHAL süresince AİHM’ne doğrudan başvuru yapanlar için Mahkeme iç hukuk yollarının tüketilmesi kararını verdi ve davaları reddetti. AYM ise, OHAL KHK’ları oldukları gerekçesiyle inceleme yapamayacağından hareketle yapılan başvuruları reddetti. İdare Mahkemeleri de işlemin bir idari işlem olmadığı gerekçesi ile açılan davaları reddederek dava masraflarını hak arayanlara yükledi. Komisyon kurulmasından sonra ise İdare Mahkemeleri dosyanın doğrudan Komisyona gönderilmesi şeklinde karar verdi. Bu sebeple ihraç kararı sonrası mahkemeye başvurmuş olanların, OHAL kalktıktan sonra Mahkemelere ya da Komisyona yeniden başvuru yapmasına gerek olmadığını düşünüyorum. Fakat, iki buçuk yıl önce kurulan Komisyonun, şunun şurasında 8 ay önce başvuruları incelemeye başladığı ve bu sürede 100 binin üzerinde ihraç kararının yaklaşık 8 binini incelediğini düşünürsek, Komisyona başvuranlar için durum pek de iç açıcı değil. 701 sayılı KHK ile ihraç edilmiş 18 bin 632 kişi de Komisyon başvurusu yapacak. Komisyonun kararını bekledikten sonra bu karara karşı yargı yoluna başvurmak mümkün. 

BAŞVURMAYANLAR İÇİN İSE OHAL’İN KALDIRILMASI İLE…

669 sayılı KHK ile okulu kapatılan öğrencilerin durumu ise ihraçlardan farklı. Hak arama noktasında tamamen ortada kalmış durumdalar. Karşılarında muhattap yok. Kurulan Komisyon öğrencilerin başvurularına bakmıyor. Dolayısıyla bekleyecekleri bir karar da yok. Öğrencilerden daha önce mahkemelere başvuranların yargı yolunu devam ettirmeleri gerekiyor. Başvurmayanlar için ise OHAL’in kaldırılması ile Anayasa Mahkemesi’ne başvuru tek çıkış yolu gibi. 

Bugüne kadar görüştüğüm kişiler ve gördüğüm olaylardan edindiğim bilgiler ışığında ihraçlarda hatalar olduğu düşünüyorum. Bu kabulde insanın kendi ülkesinde adaletsizliğe karşı çıkış yolu araması en büyük sorunumuz. Ne yazık ki, ülkemde iktidarın talepleri ile hareket eden adaletsiz yargı uzun zamandır varlığını sürdürüyor. Muhattabı her kim olursa olsun, verilen bütün kararların gerekçeli, delilli olması gerekirken, gerekçesiz kararlar yargıyı tartışılır kılmaya devam ediyor. 15 Temmuz’a gelinen süreç dahil tüm bu yaşadıklarımızın en büyük sorumlusu uyarıları dikkate almayan, FETÖ’yü devletin her yerine yerleştiren iktidardır. Ancak OHAL’le girilen seçimler sayesinde yine tek hesap vermeyen iktidarın kendisidir. OHAL’in kaldırılması halinde gözlerden biri AYM’de olacak. Bir diğeri ise Cumhurbaşkanı Erdoğan’da. Şöyle ki, AYM’nin üye sayısı, yeni sistemle 15’e düştü. 15 üyenin 12’sini Erdoğan atayacak. Bu durumda AYM’nin ne karar vereceğini tahmin etmek, yargı bağımsızlığından söz etmek mümkün olmadığı için zor değil. Ve yine KHK’lardan kurtulduğunuzu sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Yeni sistemde Erdoğan göreve başlamasıyla OHAL süresince ve olağan dönemde tek başına Cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarma yetkisine sahip. Kısaca hiç hoş gelmedin tek adam yönetimi.

Herkes için adalet, yaşanabilir bir Türkiye temennisiyle…

Av. İrem Çiçek

Yeni vergi sürprizi neleri kapsıyor; yüzlerce dosya yolda

Gün geçmiyor ki yeni bir torba kanun içinde insanları doğrudan ilgilendiren sürprizler çıkmasın!

7 Aralık 2019 tarihinde cep yakan bu “sürprizlere” bir yenisi eklendi. 7194 Sayılı, Dijital Hizmet Vergisi ile Bazı Kanunlarda ve 375 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamede Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun ile 1319 sayılı Emlak Vergisi Kanununda yapılan değişiklik ile Değerli Konut Vergisi düzenlemesi yapıldı.

Bu düzenleme 30971 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanır yayınlanmaz, Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğü kolları sıvadı ve mesken olarak kullanılan konutların sahiplerine gönderdikleri tebligatlar ile fahiş bedellerde belirledikleri vergilerin ödenmesi talebinde bulundu.

Aralık 2019 düzenlemesi ile Emlak Vergisi Kanunu madde 42 uyarınca, Tapu Kadastro Genel Müdürlüğünce belirlenen, değeri 5 milyon TL üstünde olan taşınmazlar değerli konut vergisine tabi tutuldu.

Aynı kanunun 43.maddesi ile de Kadastro Müdürlüğünce tespit edilen değerin ilgilisine tebliğ tarihinden itibaren on beşinci günün sonuna kadar Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğüne itiraz edilmeyen mesken nitelikli taşınmaz değeri kesinleşir denilerek süreyi kaçırabilecekler için yıllarca süren hak ihlaline sebep olundu. 

Süresinde yapılan itirazların ise on beş gün içinde değerlendirilerek sonuçlandırılacağını ve kesinleşen değerin yine ilgilisine tebliğ edileceği bildirildi. Bu aşamadan sonra yapılan itirazların reddi halinde mesken sahiplerinin süresinde, tebligattan itibaren 30 gün içinde Vergi Mahkemesi’ne başvurması gerekmekte.

Ayrıca bu yeni düzenlemeye göre, “değerli konut vergisine tabi mesken nitelikli taşınmazlardan değeri; 5 milyon TL ile 7.5 milyon TL arasında olanlar binde 3, 7.5 milyon 1 TL ile 10 milyon TL arasında olanlar binde 6, 10 milyon 1 TL’yi aşanlar binde 10 oranında vergilendirilecek” denildi.

Vergiyi, taşınmazın sahibinin, varsa intifa hakkı sahibinin, her ikisi de yoksa mesken nitelikli taşınmaza malik gibi tasarruf edenlerin, paylı mülkiyet hâlinde ise malik olanların hisseleri oranında ödeyeceği ve vergiden sorumlu oldukları belirtildi.

İlk söyleyeceğimi sona sakladım…

Yapılan düzenleme Anayasa’da düzenlenen hukuk devleti ve eşitlik ilkelerine aykırıdır. Vergi yükünü adaletli ve dengeli dağıtmamıştır. Bu kapsamda Anayasa Mahkemesi’ne götürülmesi gereken bu düzenleme ile ilgili itirazlar ise şu şekilde,

1- Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğü, yeni yıl öncesi, süratle gönderdiği tebligatta, konut sahiplerinin taşınmaz bedellerini ne şekilde, hangi bilimsel çalışma ile belirlediğini belirtmemiştir. Bu durum bile başlı başına itiraz sebebidir.

2- Mesken niteliğindeki taşınmazlar için yapılan bu düzenleme, mesken dışındaki yerleri kapsamı dışına almıştır. Ancak eşitlik ilkesi gereği, 5 milyon TL değerinde ev sahibi olan ile 5 milyon TL değerinde iş yeri sahibi olanın hakları ve yükümlülükleri aynı olmalıdır.

3- Yine bu düzenleme ile 5 milyon TL değerinde tek bir taşınmazı bulunan bir kişi bu vergiye tabi iken, 2.5 milyon TL değerinde 2 adet toplam 5 milyon TL’lik taşınmazı olan bir kişi bu vergiye tabi olmayacaktır. Bu durumda eşitlik ilkesine aykırıdır, vergilendirmenin temel ilkeleri ile çelişmektedir.

Yılbaşı öncesi belki tatilde olan, konutlarında bulunmayan ve bu sebeple 15 günlük süreyi kaçırma ihtimali olan ev sahiplerine gönderilen yazı konut sahiplerinin canını sıkmışa benziyor. Tapu Müdürlüklerinin önünde, ellerinde tek sayfalık yazılar ile memurlara dert yanan insanlar var. Devletin oldubitti uygulamalarına karşı Anayasa Mahkemesi bu kanunu iptal etmezse, Vergi Mahkemelerine gidecek yüzlerce dosya yolda demektir.

İrem Çiçek / Avukat

Ahu Özyurt ile 10’dan 12’ye – Av. İrem ÇİÇEK

AKP ve trollerinin hedefindeki 3 gazeteci. Av. İrem ÇİÇEK değerlendiriyor.

Siyasetteki FETÖ’cüler kimler? Partiler neden birbirini suçluyor? – Tarafsız Bölge

Bu kitap ister Kışla da ister Hasdal da olsun, ülkesi için Türk Silahlı Kuvvetleri için mücadele eden Mustafa Kemal in askerlerine armağan olsun, babama armağan olsun...